19 Kasım 2012 Pazartesi

Yanlış Hayatlar


Yanlış Hayatlar

Kendine mi küstü gözlerinden yalnızlık akan çocuk? Son düdüğüydü belki de içinden geçen vapurların… Bir sonrakini beklemek boşa kürek çekmekti. Kaçan hayallerin peşinde koştukça kesilen nefeslerde aradık umutları. Biz kovaladık, onlar kaçtı… Her bitişte daha fazla başlangıç vardı hayal kırıklıkları hanesine eklenecek. Sözüm ona cesaretti pençesinde can çekiştiğimiz çaresizliğimiz. Her çırpınışta biraz daha battığımızı bilemeden cesur çocuklardık karanlık sokakları fetheden. Sonra döndük baktık ardımıza sokak lambalarının altında geçici aydınlıklara teslim etmişiz yüreklerimizi…

Bir 45’likte saklı kaldı yalanlar, aşklar, gençlik... Kiminin mutluluğu, kiminin acıyı paylaştığı şarkı sözlerinde tutunamadık… Yanımıza kar kalan üç beş kırık dökük anıdan başka, elde var; pişmanlıklar ve yalnızlık… 

7 Haziran 2012 Perşembe

Yalanlar

Yillar sonra ilk defa o çeşmenin altina tuttum ellerimi. Ben susuzlugumu giderdim o bir dosta ozlemini. Uzun sürmedi kavusma anı tum yalanlar suya emanetti

8 Mayıs 2012 Salı

Doğum Günü



32 yıl önce bugünü hatırlayıp anlatmayı çok isterdim. Neyle karışılacağını bilmeden Cennetten kovulan Havva gibi, neden bıraktım o anne korumasını, neden can havliyle kendimi dışarı attım, hatırlamayı çok isterdim. Neden ağlıyordum insanların “yeni doğan” diye tanımladıkları o anda? İlk pişmanlığım mıydı yoksa başıma gelecekleri mi biliyordum hatırlamıyorum. Belki de o korkuyla kaybediyor insanlar hafızalarını ve geri kazanması nerden baksan 5-6 sene sürüyor.

İlk doğdum günü, ilk doğum günümü hatırlamasam da yaşadığım güzel doğum günleri var hafızamda… Teyzemin terzilere taş çıkaran dikişiyle yaptığıözel tasarım kıyafetler, tek haneli rakamlarla sıfatlandırılan mumların konduğu pasta, sofranın başköşesinde yer alan patates salatası, iki yanımda duran kuzenlerimle içinde film olan fotoğraf makinelerine poz verme telaşı, hediye açma faslı, tek kanalı televizyon dünyasında TRT’nin eğlence saatine denk getirme çabası…

Bir doğum günüm vardı mesela şimdi hayatımın kaçıncı senesinin başladığını hatırlayamadığım. Pasta kesme faslını bitirmiş dans etme ritüeline geçmiştik ama birkaç teli kalan çatal anten ve kablosu kıskandığından olsa gerek mutluluğumuzu bir türlü izin vermiyordu müziğin devamına. Biz de bulmuştuk yolunu her karıncalanmada bir dans figürünü kablo üzerinde yapıyorduk, ekran kendine geliyordu. Köşede oturup mutluluğumuzla mutlu olan mahallenin cici annesinin son kez aramızda olduğunu bilmiyorduk o anlarda…

Onsekizinci yaş başlarken hayatımın geri kalanını paylaşacağım arkadaşlarımın yaptığı sürpriz vardır bir de… İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin arkasında kalan küçücük bir kafede kutlanan doğum günü, çoğu zaman hayatın yükünü omuzlarımdan alan dostlukların doğduğu günmüş mesela… Kapalı çarşıdan alınan o tavlayı başköşede saklayışım bu yüzdendir.

Hayatımın 20. dönemecinde okul kantinindeki bir merhaba ile İstiklal Caddesinin kalabalığında umutlarımın ayaklar altında kalması arasındaki süreç var aklımda…

26. yaşımın başladığı gün gelen 26 kırmızı gülü kabul etmeyişimle başlayan dönem, 27. yaş günümün bugünüme gelen yolun başlangıcı olması, 2010 yılında ilk anneler günümle çakışması…

Olanlar kadar olmayanların içimdeki yarayı kanattığı günlerdir doğum günleri.

Hiçbir doğum günü anısında hatırlayamadığım, hiçbir fotoğraf karesinde yer alamayan  adama…


6 Mayıs 2012 Pazar

Aşkı Tarif


Şimdi bana aşkın tarifini sorsan…
Çetrefilli yollara çıkar tariflerim.
Her adımda bir felakete sürüklenir,
Aşka tövbe edersin.
Yok eder gecenin karanlığı kalbinin ışığını,
Körpe umutların kör testerelerle budanır,
Derin sularda boğulursun.
Sahibinin sesinden şarkılar seslenir,
Her söz bir can yakar, her nota bin dert yanar sana…
İyisi mi, sen beni boşver çocuk!
Aşk bizden geçeli çok olmuş… 

17 Nisan 2012 Salı

Bu aralar çok ihtiyacım var sana

kur masayı madam despina
kirli beyaz muşamba örtüleri ser
çek sediri asmanın altına
yanında bir ince müzeyyen abla

yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
taze mi bitti topik
canın sağolsun
amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
hamdolsun
altınbaş kadehe yağ gibi dolsun

gece çok genç, arzular şelale
haber etsek o yare
gelse bomonti'den
şereflendirse bizi
olsak teyyare 

30 Mart 2012 Cuma

Koku Hafızası



Hafıza, sinsi bir düşman gibi her zaman pusuda bekler. Bazen bir yol kenarı, bazen not edilmiş bir tarihle aniden ortaya döker tüm anıları, sırtından bıçaklar.

Koku hafızası en çok can acıtandır. Aslında var olduğunu hiç farketmedigin bir şeyin hayatın en derininde koca bir yer kapladığını hatırlatır.

Bir parfüm kokusuyla dağıtır yanından gecen bir yabancı, çilek kokan aşklara alır götürür ruhunu…

Bazı sabahlar bahar kokusuna uyanırsın, yüzünde sebepsiz, şapşal bir gülümseme yer eder.

Hiç bir koku dolduramaz sevgilinin ten kokusunun yarattığı boşluğu...

Bundandır yokluğunun yerine gömleğini koyuşum…

Suya Anlatılan Rüyalar


Kötü bir rüya görürsün, kan ter içinde uyanırsın ya uykundan...

Gerçekleşme ihtimalinden korkarsın, suya anlatırsın rüyanı...

Seni kaybetme korkusu, günün her saati görebildiğim o kâbus benim için. Bu yüzden hep Allah korusun ile bitiyor cümlelerim.

Alışmak



Bazı insanlar yeni ayakkabı gibidir. Bir sure, seni yaralamasına izin verirsin. Öyle zamanlarda çareyi yara bantlarında arar, vazgeçmeyi hiç düşünmezsin.

Sonra ya ayak alışır,  ya ayakkabı...

19 Mart 2012 Pazartesi

Varoluş

Hayatta her varoluşun bir sebebi ve bir zamanı vardır. Hiçbir güç bunu değiştiremez. (17 Mart 2012 cumartesi gecesi gördüğüm rüyadan bir cümle)

16 Mart 2012 Cuma

Zaman Aşımı

Bazı zamanlar var ki hiç aşınmazlar. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin hep dün gibi olur hayatımızda. Bu yüzden bıraktıgı izler hiç silinmez, hiç bir yaşanmışlık kapatamaz üzerini "o" zamanın. Kalemle değil çiviyle yazılır kişisel tarihimize o devrin notları.

Zamanın aşamadığı keşkeler biriktiririz. En büyük keşkemiz, o keşkeleri hiç yaşamamış olmaktır. Hiç bir zaman zaman aşımından düşmez içimizdeki davalar. Bugünü yaşarken dünde kalır aklımız. Bu yüzdendir hep yarınları kaçırışımız.

6 Mart 2012 Salı

Yeni Osmanlıcılık ve Fetih 1453



Yeni Osmanlıcılık akımı diye bir şey varsa en ateşleyici unsurlarından bir tanesidir Fetih 1453. Film, proje aşamasından itibaren hissettirmeden reklamını yapmaya, insanları 3 yıllık süreçte nasıl olacak diye meraklandırmaya başladı. Vizyona girme günü gelip çattığında yine muhteşem bir fragman, Perşembe 14.53 gibi özenle seçilmiş ilk gösterim saati ve insanları Fetih 1453 filmini izlemeye değil de İstanbul’u fethetmeye gönderirmişcesine yapılan bilinçaltı yönlendirmeleri… Çekilen bir sinema filminde süreç çok güzel işlemiş, bütün parçalar birleştirilerek son halkaya kadar hiçbir detay atlanmamış. Yapımcı ve film emekçileri gözünden bakıldığında, kazanılanlar da göz onunda bulundurulunca sonuç tam bir başarı.

Peki, izleyiciler için de aynı şeyi söylemek mümkün mü? Filmi izlerken zaman zaman dikkat dağılması yaşandığı bir gerçek. Bunun en büyük nedenlerinden biri tarih filmi kimliği nedeniyle, sahnelerin gerçekliğinin sorgulanmasıdır. Tarih derslerinden bilinenler ve bilinmeyenler ayrışmaya başlayınca yaşanan sorgulamalar, son günlerin popüler dizisinin odaklandığı harem dünyasına benzer hiçbir sahnenin olmayışı filmde bütün beklentileri savaş sahneleri üzerine yoğunlaştırdı. Bu nedenle film arasında “film asıl şimdi başlayacak” cümlesini kurmadan edemedik.

Gelelim çok konuşulan savaş sahnelerine… Kalabalık figüran kadrosu ve görsel efektleriyle filmin en vurucu kısmı oldu.  Savaş sahnelerindeki görkem Türkiye’deki sinema adına sevindirici bir gelişme olarak kayıtlara geçerken, vatan, millet duygularını harekete geçirerek hedefi tam 12’den vurdu. Fakat bu görkem ve ihtişamın filmin geneline yayılamadığını yazmadan geçemeyeceğim. Örneğin İstanbul Fatihi Sultan Mehmet’in zihnimdeki ihtişamlı varlığı bu filmle yerle bir oldu. Gemileri karadan yürütecek kadar zeki, Bizans’ı yerle bir edecek kadar savaşçı bir karakterin canlandırıldığı filmde, karakter adına en inandırıcı sahne, kuşatmanın 40. gününde yaşanan çaresizlik olmuş.  Fatih’in mi, Ulubatlı’nın mı filmi olmuş dedirtecek kadar Padişah gölgede bırakılmış ama orduya namaz kıldıran bir padişahla çok şey anlatmışlar.


Filmin seyirciyi en çok etkileyen ve şüphesiz ki en çok akılda kalan sahnesi Sultan Mehmet Han'ın oğluna sarıldığı andır. Bunu lağımcıların kendilerini feda etmesi takip eder. Böyle bir tarihle daha vurucu sahneler olamaz mıydı? Olabilirdi ama belli ki yapımcı kahramanlık duygularının hüzünle bölünmesini istememiş.

Oyuncu seçimi yaparken çok popüler olmayan oyuncuların tercih edildiğini açıklayan yapımcı, bir kız için kavga eden yardımcı erkek oyuncuların ikisinin de Tuba Ekinci’nin eski sevgilileri olduğunu bilmiyordu herhalde. Bilse film boyunca kafama takılacak bu durumun oluşmasına izin verirler miydi?

Müzikler dersek, müzik adına aklımda kalan tek şey şehitlerin defnedilmesinde kullanılan “Allahümme Salli Ala” oldu. İstanbul’un fethinin konu edildiği bu filmde doya doya bir mehter dinleyemedik.

Sonu belli olan bir filmde son sahne nasıl belirlenir? Karar vermekte en çok zorlanılan sahne bu olsa gerek. Osmanlı ordularından kaçarak Ayasofya’ya sığınanlara verilen mesajla, Türk merhametinin ve asaletinin anlatılması iyi verilmiş bir karar olsa da Bill Clinton’u hatırlatan çocuk sahnesi ile kötü bir uygulama olmuş.  Ayasofya’da kılınan ilk namazın olmayışının yarattığı hayal kırıklığı da cabası…

Filmi izlediğim için sor bana pişman mıyım? Hayır. Türk sinema tarihinde bir çağ başlatacak bu yapımda emeği geçen herkese çok teşekkür ediyor bu ülke. Gişeden aldığımız son rakamlar da bunu gösteriyor.

28 Şubat 2012 Salı

Bir Zamanlar Çocuktu Yüreklerimiz



Gençliğimizin sonu, genç günlerimizin başıydı. En güzel anılarımızın kayda geçtiğinden habersiz, kendimizi dert sahibi sandığımız günlerdi. Mercan yokuşundan iner, galata köprüsünü yürüyerek geçer, “hadi gel buluşalım eski köprünün altında”yı söylerdik, eski köprü altında çok anımız varmış gibi. Kısacık tünel yolculuğu ile İstiklal’imize kavuşurduk. Sokak çalgıcıları bizim için çalar, ahşap masalar bizim için rezerve edilirdi.  

Yağmurda ıslanmaktan korkmadığımız, sigara yasağının olmadığı zamanlardı. Kapılar açıldığında dışarıya vuran yoğun dumanın içinden geçerek yürürdük gençliğimizi kaydettiğimiz masalara. Ahşap zeminlerin gıcırtısı eşlik ederdi adımlarımıza. Sigara dumanının sararttığı duvarların asıl rengini hiç merak etmedik. Elmalı nargilenin kokusu kahveye karışırken, çay kaşıkları müziğin temposuna hiç yetişemezdi.  

Cep telefonlarının fotoğraf çekmediği, dijital makinelerin olmadığı zamanlardı.  Anılar, küçük kâğıtlara yazılan notlar gibi zamanla etrafa saçıldı, toplamaya cesaretimiz olmadı.

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Zamanlar Çocuktu Yüreklerimiz



Onlu yaşların sonu, yirmili yaşların başıydı. Cebimizde üç kuruşluk harçlıklarla tüm dünyayı satın alabilecek cesaretimiz vardı. Dünyadaki en büyük acının karşılıksız aşk olduğunu sanıp, tahta sandalyeler üzerinde dertlenir, dertleşirdik.

Üsküdar vapur iskelesinde korsan jeton satan amcanın sesi arasında vapur kartını çıkartmaya çalışırken, bir yandan vapura yetişebilmek için var gücümüzle koşardık. İskele ile vapur arasındaki boşluktan atlamak, düz yolda adım atmaktan farksızdı bizim için. Risk nedir bilmezdik.

90’lı yılların sonu 2000’li yılların başıydı. Milenyum heyecanının tavan yaptığı, gençliğimizin deniz koktuğu yıllardı. Vapurun en kıymetli yeri arka balkonuydu. Hele bir de mevsim baharsa… Kulaklıkların bir ucu “walkman”de diğer ucu ruhun taaa derinliklerinde, müzik ve İstanbul’u buluştururdu.  

Hayatta en çok istediğim şeylerden biriydi, motorun köpürttüğü sulara ayaklarımı sokmak. O da imkânsızlar arasında yerini aldı.
Vapurun alt katında bayrak direğinin dibinde dikilip, ardımızda bıraktığımız köpük izlerine bakardık. Bir umut belki arkamdan geliyordur diye  belki de… Su eski halini alırdı, umutlarımızı rüzgar.

Yılların verdiği tecrübe ile tranwayın kapısını hizaladığımız noktada durur, üzerimize gelen tüm kalabalığa rağmen dimdik ayakta kalırdık. Bir keresinde görme engelli biri çarpınca kör müsün diye bağırdığımızda utancımızdan yerin dibine geçtiğimizi saymazsak, bunda da başarılıydık.
Beyazın kalabalığında, kimi zaman eylemlerin kimi zaman güvercinlerin arasında ilerler, bin bir zorlukla ulaştığımız derslere hiç girmezdik. Şu çayı da içelim, bununla da konuşalım, bir tur sessiz film oynayalım, beklenen aşk gelsin ona bakalım diyerek kantinde, bahçede akşamı ederdik.

Banksız bahçede kaldırımların şeklini alırdı pantolonlarımız. Not pazarlıkları, fotokopicilerde geçen kuyruklar, okul yanı kafeleri, bir daha hiç bir şeyde o tadı bulamadığımız saray pidecisi, ökm duvarı, mor salkımlarla bezenmiş kemerler, esnaf hastanesinin kokusu, büyük çınarın altı, sahafların huzuru, camisi, Arnavut kaldırımı, eylemcisi, polisi, deniz manzaralı yemekhanesi… Kaç kuşağı bastı bağrına, kaç çocuğun gözleri yaşlandı sevdalarında, kaç çocuk yaş aldı anılarınla.

23 Şubat 2012 Perşembe

Ruhun Gemisi



Sen, güzelliğin son temsilcisi olarak bindin o gemiye, ben de çaresizliğin... Yalvarışlar, yakarışlar ben de vücut bulurken, sen bahar oldun estin güvertede.

Aşkın devamı bizim elimizde. Sadece beni değil aşkı kurtaracaksın, hadi tut ellerimi.

Gel desen, gelirim biliyorsun.

20 Şubat 2012 Pazartesi

CEMRE



Masmavi gökyüzünde süzülen güneş ışıklarına uyandık bugün. Bugün ilk cemre düştü. Bundan sonrası baharın müjdecilerini saymakla geçecek. İkinci cemre, üçüncü cemre, gündönümü, hıdrellez… bir bakmışsın ki çiçek kokularının içinde tiril tiril kıyafetlerle dolaşıyoruz.

Tuza bandırarak yeşil erik yemeye, kirazlardan küpe yapmaya, seviyor mu sevmiyor mu diye papatyalara sormaya, az kaldı.

Az kaldı yol kenarlarındaki yeşilliklerde yapılan mangalların kokusunu solumaya, vapurun balkonunda denize yansıyan ışığın gözlerimizi kamaştırmasına…

Beş dakkada Beşiktaş diye bağıran çığırtkanların seslerine doğru yürümeye, kotun üzerine giyilecek tek tshirtle çarşı pazar dolaşmaya, oyun parkındaki çocuk cıvıltılarını dinlemeye, balkonda çay yudumlamaya az kaldı…

Nevizade taburelerinde bal ağrıtmaya, Ortaköy-Beşiktaş arasını yürüyüş yolu yapmaya, dondurma seçimleri, soğuk su hasreti, karpuz-peynir öğünlerine az kaldı.

Az kaldı eski bir dostun dönüşü gibi beklediğimiz yaza kavuşmaya…

Bunca kara kıştan sonra mutlu olmak hakkımız. Bugün güneşli bir güne ve umuda uyandık. 



17 Şubat 2012 Cuma

Ölümsüz Aşklara…



Direniş başlayacak kalbimde. Anarşizm örgütleniyor. Öncesinde bu sessizlik… Korkmuyorum.
Aşkın bile gücü yetmez artık ikimizle baş etmeye. O bile yenemez bizi.
Sevgilim,
Henüz kurulmamış bir cümleyle özetlenen bir aşk bizimkisi…

15 Şubat 2012 Çarşamba

Özlemek


Özlemek de değil artık hissettiklerimiz. 

Kızgın gözlerde buğu var, ışıklar yanıp sönüyor sanki! Fener olsan yolumu kaybederdim.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kelebek Mevsimi



Dümdüz yolların sonu gözükmüyor. Ufuk çizgileri sisle kaplanmış. Hava sisli, puslu… Çakal havası var dışarıda. Kimlerin pençesine düşmek var daha. 


Paramparça bölündüm. Acıyı hissedemeyecek noktadayım.

İçim köpük köpük, dalgalar gözlerimden taşıyor.  Sen yaşanması en zor olandın.  O yüzden açtığın yaraların hala acıyor olması. Duaların en büyüğü, imkânsızın uç noktası senin adına yükledi anlamalarını.  Ben, senden çok seni sevmeyi sevdim galiba.  Bu yüzden seni artık sevmeyeceğim günün gelmesinden korkuyorum.

Oysa kelebek mevsimindeydik, çilek kokmalıydı her yer.

Neleri esirgedi hayat bizden!


Fotoğraf: Nihat Komşu

Kendine İyi Bak



Gecenin bir yarısı dayandı kapıma. Topların kaleleri dövdüğü gibi, yumrukları ardı ardına iniyordu en savunmasız anımda. Kalp atışımın sesi bozdu sükûneti. Ruhumda attığım çığlıklarla bastırmaya çalıştım yalnızlığımı…

Senden sonrası hep böyle… Hep tufan,  senden sonrası hep kıyamet… Kalbim mahşer yeri, tüm anılar bana hesap soran bir düşman.  

Göz kapaklarıma çizilmiş gibi resmin, her kapadığımda sen geliyorsun. Sahnelenen oyun gibisin. Perde açılıyor sen başlıyorsun, perde kapanıyor sen başlıyorsun…

Sen gittiğinden beri sana uyuyorum, sana uyanıyorum. Senle oturup, senle kalkıyorum. Yapmadıklarımın intikamını alıyorum zamandan.  

Gecenin bir yarısı kapıma dayanan korkuyu saymazsak,  ben iyiyim. Sen kendine iyi bak…

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yoklama

Tum derdin derste var gorunmekti.  Bu yuzden sahte imzalar attilar yoklama kagidina. Sinavda Verilecek bos kagitlari hic hesaba katmadin. Bunun gibi   hep oylesineydi yanimda olusun. Olsun muhim olan devamsizliktan kalmamakti. Birtek benim umrumda oldu icimi acitan boslugun

10 Şubat 2012 Cuma

Toz Duman


Tozu dumana kattı yalnızlık. Göz gözü görmüyor. Bu rüyalar da olmasa ne olurdu halimiz. Gökyüzünde sayılacak yıldız yok, bir gözlerin kalmış.

Kırık camlar var çıplak ayakların altında, sana doğru gelsem batacak gibi… Ya da ben ürküyorum yine yanlışa doğru yürümekten.

Senden korkmayı öğrendim, kendimden kaçmayı…

Ölü kelebekler ülkesinde en başıydı yaşayacaklarımın gerisi yoktu. Daha ilerisinden habersiz birkaç damla aktı dolu bardaklara, sanki olacakları biliyordu. Fırtına öncesi gibiydi.

Siyahsın sen! Tarifin bile yok.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Rüya



Korkular vardı sahibi olmaktan korktuğum. Kaçtığım…

Dışımda sürekli bir çember dönüyor, içinde beni sarsarak. Köpük köpük oldu içim. Ne hissettiğimi bilmiyorum. Biri oluşurken, diğeri patlıyor.

Bu aralar yağmurlarla yıldızlar bir arada. Rüyalarım hep yüksekte, hep deniz, hatırlayamadığım bir sürü yüz. Arnavut kaldırımında elini uzatarak gelen biri var. Ben dümdüz yürüyorum.

Avucumdan kayıp giden bir şeyler var. Hiçbir şey bilmiyorum, hiç birini tutamıyorum. Fark edemediğim gölgeler var arkamda. Bir yerlere itiyorlar duramıyorum, durduramıyorum.

Her nefes yeni bir yaşam, her sefer yeni bir bitişe başlangıç. Kaç son-bahara yalnız başladık. Kaç yalnızlık bekliyor bizi son olması ümidiyle! Uzak diyarlarda bir Kızılderili dumanı! Bir işaret! Beklenmeli miydi? Onu da bilmiyoruz.

7 Şubat 2012 Salı

Hıdrellez



Havada bir koku vardı. Bir şeyler hatırlatan, parçaları birleştiren bir koku… Bugün gelecek kokuyordu bahçe. Umutları kanatlarına yüklenmiş kelebekler sardı etrafımızı.

Güzel hayallerimiz vardı. Ama onları gerçekleştirecek ne sansımız ne de cesaretimiz oldu bizim…  Maviliklere ulaşmak için uçurtmalara sarıldık.  Rüzgara karşı koştuk koştuk koştuk…

Sandık ki her adımımızda biraz daha yaklaşıyoruz, her ip salışımızda biraz daha yükseliyoruz. Bizi saramayacak kadar uzaktı mavi kolları. Düş bitiminde nefes nefese bırakan yorgunluk ve ellerimizdeki ip kesikleri yanımıza kâr kaldı.

Bugün hıdrellez. Bütün dilekler kabul olur derler. Bizimkiler olamayacak kadar büyük müydü?

5 Şubat 2012 Pazar

Savaş Bahane

Şimdi gözlerimi kapatip içinde aşk olan masallara dalıyorum. Bir çakıl taşına teslim olacak camdan kalelerin içine sığınmak gibi birşey, senin yanında olmayı tercih etmek. Aslında sen değilsin beni aldatan. Her seferinde yalanlarına inandığım için kendi kendimi kandırıyorum.

Güç savaşıysa bu, beyaz bayrağı çektim surlara. Gel, al. Ben zaten asırlardır bu anı bekliyorum.

Savaş bahane...

3 Şubat 2012 Cuma

Rutubet Kokusu



Çocukluğumun en sevdiğim yanıydı duvarları nemli, örtülerine rutubet kokusu sinmiş o evde kalmak. İçinde güzel yemekler pişen, her zaman dolabında kurabiyelerin, pastaların bulunduğu o sıcak yuvada oynamanın verdiği mutluluk kadar keyifliydi büyüklerin sohbeti.

Zeynep Kamil’deki giriş katındaki evlerinin rutubet kokusunu sevdiğimi şimdi anlıyorum. Yıllar sonra o evde oturmak zorunda olduğum için hayattan nefret etmiştim o zamanlar dediğinde nasıl yıkıldığımı anımsıyorum. Oysa ben ilk zeytin ezmesini o evde yemiştim, yeni yeni genç kız olan kuzenimin dinlediği yabancı müzikleri dinlemiş, ranzayı ilk orada görmüştüm.

Fırının sıcaklığına kendisini bırakan kurabiyeler, dolapta her zaman hazır bekleyen pasta, özenle dizilmiş poğaçalar... Bir daha hiç bir zaman üzerinize sinen o kokuyla selamlamadınız beni. Yıllar sonra size en yakın kokuyu bulduğum sandığım evde, hayatımın en büyük hayal kırıklıklarını yaşadım o ayrı…

Yitip giden masum zamanlarımı hatırlarken   rutubet kokusu sinmiş kurabiyeleri de kaybettiğimi anladım.

Acımasızsın hayat!

Benim Sevdiğim Sen


Masanın arkasındayken izledim seni. Bir yandan neşeyle bir şeyler anlatıyor diğer yandan soğuk sodanı yudumluyordun. Yutkunurken nefes borusunun hareketine baktım, gülerken gözlerinin kenarlarında oluşan çizgilere, alnını kaşırken parmaklarının kıvrımına, kurumak üzere olan terinin gömleğinde oluşturduğu şekillere. Hepsini çok sevdim. Sanki hayatın sadece sana lütfettiği güzelliklermiş gibi hayranlıkla izledim. Oysa sen sadece köpeğini anlatıyordun.

Anladım ki, seni sevmemin nedeni, benim seni görmek istediğim ayrıntılarda gizli.   Senin bile bilmediğin sana ait detaylar bendeki varlığın.

Bugün biraz daha hazırlıklıyım sana karşı.

Deniz Kokusu



Denizin yosun ve tuz kokusu işledi ciğerlerimin en derinine kadar. İçime çeke çeke bu nemli kokuyu buldum yolumu. Asya’yı Avrupa’ya bağlayan köprünün altında biblo gibi yerini alan caminin ve boğaz köprüsüne yüklenen anlamları düşünmeden İstanbul siluetine doğru orta karar adımlarla yürüdüm.
Bu ara hayatımdaki her şey adımlarım gibi. Her şeyi orta karar yaşıyorum. Sanki anı olarak kayda geçecek hiç bir şey yaşamıyorum son zamanlarda. Bu yüzden dünüme olduğu gibi anılarım hükmetmeye başladı bugünüme de, yarınıma da... Ben mi boş yaşıyorum, hayat mı boş verdi bizi?

Deniz kenarında bir banka emanet ettim bedenimi, aklım eski günlerin peşinden gitti. Yolun yarısına gelmeden yolun sonuymuş gibi hissettiren onca anıya daldım gittim. İşin en garip yanı yalnızlıktan ve mutsuzluktan gebereceğimi sandığım zamanları yüzümde sersem bir tebessümle hatırlıyor olmamdı.

30 Ocak 2012 Pazartesi

İmkânsız Aşk



Yeninin ismini koyamıyorum. Sıfatlar da kötüleşiyor. Toplamlar 7 değil artık. Toplamlarda hep eksiler var. Hep çekip gidenleri toplamak kalıyor bana. Sonuçta baktığımda hep yek…

Masal bitti fark etmedin mi? Bulutlar toprak oldu rüyalarımda, tanımadığım yüzlerle çekip gidiyorsun. Giden de yabancı bu saatten sonra... Kendimi tanımak kalıyor geriye…

Kız kulesi karanlık denizin içinde karşıda galata kulesi… Dünden bugüne milyonlarca şahit imkânsız aşklarına… Yansımaları suyun üzerinde, su da eskisi gibi değil artık. Gümüş rengi yok, mavisi çoktan terk etmiş. Yansıması olmasa büyük aşkın, su bile anlaşılmıyor. Farkında mı bu halinin?

Kırmızı



Sokak tabelalarında yakamoz, kaptan çıkmazı, Beyoğlu yazan bir şehirde kaçışlar ne kadar sürebilir ki?

Mavi denizlerin bile kırmızı göründüğü bir yer burası. Hayat o deniz kadar dingin, o deniz  kadar durgun, delirdi mi o deniz kadar boğucu. Yok olmanın eşiğinde bir güven duygusu… Kurtarabilmek için ne yapmalı? Sen biliyor musun kırmızı?

Herkes yorgun bu şehirde, herkes kırgın… Kelebekleri yok bu sokakların!

Bir işaret bekliyorum deyip yıldızlara baktığımda, uzaklara bir şarkı çalıyordu. Dudaklarımda bir gülümseme, gözlerimde birkaç damla yaş… Karanlık sokakta mavi bir ışıkta kalakaldım. İşte o an gelebilecek en doğru işaretti.

Vazgeçmek sanıldığı kadar kolay olmuyor. Herkes vazgeçti ama ben vazgeçişlerin yarısındayım.


Yıldızları ve denizi bir arada görebileceğin bir aşka düşmen dileğiyle… 

Med-Cezir



Kayıp zamanlardı. Yine büyüdü sokaklar, karşılaşma noktaları silinmiş.

Eskiden tatlı yerdik seninle. Ben çok severdim hem tatlıyı, hem seni. En güzeli seninle tatlı yemekti. Bu sefer yanına gelirken, yanıma hatıra almadım. “İnsanlar görmeyeli çok değişmiş” dedin. Evet, değişen bir şeyler vardı!

Deprem telaşı gibiydin. Görmek, konuşmak çok zor gelirdi. Heyecandan titrerdim.  Çok zaman geçmiş acıların üzerinden ama çok acı geçmiş senden sonrası…  Bir de baktım enkazlar toplanmış, yeni hayatlar kurulmuş üzerine.

Gidişler değil yanında kalabilmekmiş zor olan. İşte buna gücüm yetmiyor.  Geri dönmeye cesaretim yok. Yolun ortasında, en sonda kaldım.  Kapı yok, arkası yok, umut yok. Gidebildiğim en uzak yer senin yanın.

Çiçekler vardı hayallerimde solmasından korktuğum. Şimdi koku yok, renk yok sen yoksun.  Med-cezir yaşarken hayatımda artık gel ama gitler olmasın! 

27 Ocak 2012 Cuma

Kahve ve Umut

40 ayağa benzettiğim istiklalin yan kollarından birine attım kendimi. Bir kadının elinden düşürdüğü pirinç kabından saçılan pirinç taneleri gibi tüm sokağı kaplayan ahşap masalardan birini gözüme kestirdim. Kalabalığın içinden beni çağıran iskemleye ulaşmak için içimden koşarken, kimsenin anlamaması için ayaklarım mağrur adımlarla ilerliyordu. Hedefe ulaşmak için benimle yarışan yarışmacıların hepsini geride bıraktığımı düşünerek gururla oturdum sandalyeye. Telefon ve sigara çıkardıktan sonra çantayı sandalyenin arkasına asma ritüelini gerçekleştirdim. Ben yerimi sağlamlaştırırken garson çoktan gelmiş muzaffer komutan edasıyla masanın başında dikiliyordu.

 -Ne içersiniz? Çay, kahve?

 Kahve! Birden “orta kahve”ye tüm umutlarını bağlamış, kahvenin çizdiklerinde geleceğini arayan o kız oldum.

 Ben kahve sevmem! Etraftan gelen kahve kokularını da sevmem… Yan masada içilen kahvenin kokusu bile rahatsız eder beni... Midem bulanır, gözlerim kararır, hasta olurum.

Oysa bir zamanlar onunla aramızda çok iyiydi. Bir kahveyi orta şekerli içmenin hazzı, ardından içilen suyun ferahlığı, arkasından gelen fal muhabbetinin tadı hiç bir şeyde yoktu. Öğrenci evinde kahve yapacak arkadaşı belirleme yöntemlerinden, tuttuğunu sandığımız fallara kadar çok güzel anılarım var onunla. Bir de baktığımda gördüğüm sayıların gerçekliğinin bıraktığı korkaklık ondan bana yadigar kaldı.

Şimdi uzun süreler aynı evi, aynı ekmeği paylaştıktan sonra birbirine darılan iki dost gibi olduk. Biri adını andığında içimin burkulduğu ama yeniden karşılaşmak istemediğim… Belki zamanında bel bağladığım umutlarımı yıktığı için sevmiyorum, belki birinin fincanın içine bakarak beni kandırdığını hatırlattığı için, belki söylenen kötü şeylerin çıkmasından korkuyorum, belki beklenenin hiç gelmemesinden.

 Belki hepsi, belki hiç biri...

gökçeninadasi yayında

Bir gün gelecek, bir annenin çeyiz sandığının kokusu gibi içime çekeceğim hatıralarını. O gün geldiğinde anlayacağım burada yazdıklarımın anlamını...