27 Ocak 2012 Cuma

Kahve ve Umut

40 ayağa benzettiğim istiklalin yan kollarından birine attım kendimi. Bir kadının elinden düşürdüğü pirinç kabından saçılan pirinç taneleri gibi tüm sokağı kaplayan ahşap masalardan birini gözüme kestirdim. Kalabalığın içinden beni çağıran iskemleye ulaşmak için içimden koşarken, kimsenin anlamaması için ayaklarım mağrur adımlarla ilerliyordu. Hedefe ulaşmak için benimle yarışan yarışmacıların hepsini geride bıraktığımı düşünerek gururla oturdum sandalyeye. Telefon ve sigara çıkardıktan sonra çantayı sandalyenin arkasına asma ritüelini gerçekleştirdim. Ben yerimi sağlamlaştırırken garson çoktan gelmiş muzaffer komutan edasıyla masanın başında dikiliyordu.

 -Ne içersiniz? Çay, kahve?

 Kahve! Birden “orta kahve”ye tüm umutlarını bağlamış, kahvenin çizdiklerinde geleceğini arayan o kız oldum.

 Ben kahve sevmem! Etraftan gelen kahve kokularını da sevmem… Yan masada içilen kahvenin kokusu bile rahatsız eder beni... Midem bulanır, gözlerim kararır, hasta olurum.

Oysa bir zamanlar onunla aramızda çok iyiydi. Bir kahveyi orta şekerli içmenin hazzı, ardından içilen suyun ferahlığı, arkasından gelen fal muhabbetinin tadı hiç bir şeyde yoktu. Öğrenci evinde kahve yapacak arkadaşı belirleme yöntemlerinden, tuttuğunu sandığımız fallara kadar çok güzel anılarım var onunla. Bir de baktığımda gördüğüm sayıların gerçekliğinin bıraktığı korkaklık ondan bana yadigar kaldı.

Şimdi uzun süreler aynı evi, aynı ekmeği paylaştıktan sonra birbirine darılan iki dost gibi olduk. Biri adını andığında içimin burkulduğu ama yeniden karşılaşmak istemediğim… Belki zamanında bel bağladığım umutlarımı yıktığı için sevmiyorum, belki birinin fincanın içine bakarak beni kandırdığını hatırlattığı için, belki söylenen kötü şeylerin çıkmasından korkuyorum, belki beklenenin hiç gelmemesinden.

 Belki hepsi, belki hiç biri...

2 yorum:

  1. çıkanlar da olurdu o fallardan. Ama çıktığında artık sevinemezdik.

    YanıtlaSil
  2. hayatımız zamanlama hatası zaten:)

    YanıtlaSil