28 Şubat 2012 Salı

Bir Zamanlar Çocuktu Yüreklerimiz



Gençliğimizin sonu, genç günlerimizin başıydı. En güzel anılarımızın kayda geçtiğinden habersiz, kendimizi dert sahibi sandığımız günlerdi. Mercan yokuşundan iner, galata köprüsünü yürüyerek geçer, “hadi gel buluşalım eski köprünün altında”yı söylerdik, eski köprü altında çok anımız varmış gibi. Kısacık tünel yolculuğu ile İstiklal’imize kavuşurduk. Sokak çalgıcıları bizim için çalar, ahşap masalar bizim için rezerve edilirdi.  

Yağmurda ıslanmaktan korkmadığımız, sigara yasağının olmadığı zamanlardı. Kapılar açıldığında dışarıya vuran yoğun dumanın içinden geçerek yürürdük gençliğimizi kaydettiğimiz masalara. Ahşap zeminlerin gıcırtısı eşlik ederdi adımlarımıza. Sigara dumanının sararttığı duvarların asıl rengini hiç merak etmedik. Elmalı nargilenin kokusu kahveye karışırken, çay kaşıkları müziğin temposuna hiç yetişemezdi.  

Cep telefonlarının fotoğraf çekmediği, dijital makinelerin olmadığı zamanlardı.  Anılar, küçük kâğıtlara yazılan notlar gibi zamanla etrafa saçıldı, toplamaya cesaretimiz olmadı.

24 Şubat 2012 Cuma

Bir Zamanlar Çocuktu Yüreklerimiz



Onlu yaşların sonu, yirmili yaşların başıydı. Cebimizde üç kuruşluk harçlıklarla tüm dünyayı satın alabilecek cesaretimiz vardı. Dünyadaki en büyük acının karşılıksız aşk olduğunu sanıp, tahta sandalyeler üzerinde dertlenir, dertleşirdik.

Üsküdar vapur iskelesinde korsan jeton satan amcanın sesi arasında vapur kartını çıkartmaya çalışırken, bir yandan vapura yetişebilmek için var gücümüzle koşardık. İskele ile vapur arasındaki boşluktan atlamak, düz yolda adım atmaktan farksızdı bizim için. Risk nedir bilmezdik.

90’lı yılların sonu 2000’li yılların başıydı. Milenyum heyecanının tavan yaptığı, gençliğimizin deniz koktuğu yıllardı. Vapurun en kıymetli yeri arka balkonuydu. Hele bir de mevsim baharsa… Kulaklıkların bir ucu “walkman”de diğer ucu ruhun taaa derinliklerinde, müzik ve İstanbul’u buluştururdu.  

Hayatta en çok istediğim şeylerden biriydi, motorun köpürttüğü sulara ayaklarımı sokmak. O da imkânsızlar arasında yerini aldı.
Vapurun alt katında bayrak direğinin dibinde dikilip, ardımızda bıraktığımız köpük izlerine bakardık. Bir umut belki arkamdan geliyordur diye  belki de… Su eski halini alırdı, umutlarımızı rüzgar.

Yılların verdiği tecrübe ile tranwayın kapısını hizaladığımız noktada durur, üzerimize gelen tüm kalabalığa rağmen dimdik ayakta kalırdık. Bir keresinde görme engelli biri çarpınca kör müsün diye bağırdığımızda utancımızdan yerin dibine geçtiğimizi saymazsak, bunda da başarılıydık.
Beyazın kalabalığında, kimi zaman eylemlerin kimi zaman güvercinlerin arasında ilerler, bin bir zorlukla ulaştığımız derslere hiç girmezdik. Şu çayı da içelim, bununla da konuşalım, bir tur sessiz film oynayalım, beklenen aşk gelsin ona bakalım diyerek kantinde, bahçede akşamı ederdik.

Banksız bahçede kaldırımların şeklini alırdı pantolonlarımız. Not pazarlıkları, fotokopicilerde geçen kuyruklar, okul yanı kafeleri, bir daha hiç bir şeyde o tadı bulamadığımız saray pidecisi, ökm duvarı, mor salkımlarla bezenmiş kemerler, esnaf hastanesinin kokusu, büyük çınarın altı, sahafların huzuru, camisi, Arnavut kaldırımı, eylemcisi, polisi, deniz manzaralı yemekhanesi… Kaç kuşağı bastı bağrına, kaç çocuğun gözleri yaşlandı sevdalarında, kaç çocuk yaş aldı anılarınla.

23 Şubat 2012 Perşembe

Ruhun Gemisi



Sen, güzelliğin son temsilcisi olarak bindin o gemiye, ben de çaresizliğin... Yalvarışlar, yakarışlar ben de vücut bulurken, sen bahar oldun estin güvertede.

Aşkın devamı bizim elimizde. Sadece beni değil aşkı kurtaracaksın, hadi tut ellerimi.

Gel desen, gelirim biliyorsun.

20 Şubat 2012 Pazartesi

CEMRE



Masmavi gökyüzünde süzülen güneş ışıklarına uyandık bugün. Bugün ilk cemre düştü. Bundan sonrası baharın müjdecilerini saymakla geçecek. İkinci cemre, üçüncü cemre, gündönümü, hıdrellez… bir bakmışsın ki çiçek kokularının içinde tiril tiril kıyafetlerle dolaşıyoruz.

Tuza bandırarak yeşil erik yemeye, kirazlardan küpe yapmaya, seviyor mu sevmiyor mu diye papatyalara sormaya, az kaldı.

Az kaldı yol kenarlarındaki yeşilliklerde yapılan mangalların kokusunu solumaya, vapurun balkonunda denize yansıyan ışığın gözlerimizi kamaştırmasına…

Beş dakkada Beşiktaş diye bağıran çığırtkanların seslerine doğru yürümeye, kotun üzerine giyilecek tek tshirtle çarşı pazar dolaşmaya, oyun parkındaki çocuk cıvıltılarını dinlemeye, balkonda çay yudumlamaya az kaldı…

Nevizade taburelerinde bal ağrıtmaya, Ortaköy-Beşiktaş arasını yürüyüş yolu yapmaya, dondurma seçimleri, soğuk su hasreti, karpuz-peynir öğünlerine az kaldı.

Az kaldı eski bir dostun dönüşü gibi beklediğimiz yaza kavuşmaya…

Bunca kara kıştan sonra mutlu olmak hakkımız. Bugün güneşli bir güne ve umuda uyandık. 



17 Şubat 2012 Cuma

Ölümsüz Aşklara…



Direniş başlayacak kalbimde. Anarşizm örgütleniyor. Öncesinde bu sessizlik… Korkmuyorum.
Aşkın bile gücü yetmez artık ikimizle baş etmeye. O bile yenemez bizi.
Sevgilim,
Henüz kurulmamış bir cümleyle özetlenen bir aşk bizimkisi…

15 Şubat 2012 Çarşamba

Özlemek


Özlemek de değil artık hissettiklerimiz. 

Kızgın gözlerde buğu var, ışıklar yanıp sönüyor sanki! Fener olsan yolumu kaybederdim.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Kelebek Mevsimi



Dümdüz yolların sonu gözükmüyor. Ufuk çizgileri sisle kaplanmış. Hava sisli, puslu… Çakal havası var dışarıda. Kimlerin pençesine düşmek var daha. 


Paramparça bölündüm. Acıyı hissedemeyecek noktadayım.

İçim köpük köpük, dalgalar gözlerimden taşıyor.  Sen yaşanması en zor olandın.  O yüzden açtığın yaraların hala acıyor olması. Duaların en büyüğü, imkânsızın uç noktası senin adına yükledi anlamalarını.  Ben, senden çok seni sevmeyi sevdim galiba.  Bu yüzden seni artık sevmeyeceğim günün gelmesinden korkuyorum.

Oysa kelebek mevsimindeydik, çilek kokmalıydı her yer.

Neleri esirgedi hayat bizden!


Fotoğraf: Nihat Komşu

Kendine İyi Bak



Gecenin bir yarısı dayandı kapıma. Topların kaleleri dövdüğü gibi, yumrukları ardı ardına iniyordu en savunmasız anımda. Kalp atışımın sesi bozdu sükûneti. Ruhumda attığım çığlıklarla bastırmaya çalıştım yalnızlığımı…

Senden sonrası hep böyle… Hep tufan,  senden sonrası hep kıyamet… Kalbim mahşer yeri, tüm anılar bana hesap soran bir düşman.  

Göz kapaklarıma çizilmiş gibi resmin, her kapadığımda sen geliyorsun. Sahnelenen oyun gibisin. Perde açılıyor sen başlıyorsun, perde kapanıyor sen başlıyorsun…

Sen gittiğinden beri sana uyuyorum, sana uyanıyorum. Senle oturup, senle kalkıyorum. Yapmadıklarımın intikamını alıyorum zamandan.  

Gecenin bir yarısı kapıma dayanan korkuyu saymazsak,  ben iyiyim. Sen kendine iyi bak…

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yoklama

Tum derdin derste var gorunmekti.  Bu yuzden sahte imzalar attilar yoklama kagidina. Sinavda Verilecek bos kagitlari hic hesaba katmadin. Bunun gibi   hep oylesineydi yanimda olusun. Olsun muhim olan devamsizliktan kalmamakti. Birtek benim umrumda oldu icimi acitan boslugun

10 Şubat 2012 Cuma

Toz Duman


Tozu dumana kattı yalnızlık. Göz gözü görmüyor. Bu rüyalar da olmasa ne olurdu halimiz. Gökyüzünde sayılacak yıldız yok, bir gözlerin kalmış.

Kırık camlar var çıplak ayakların altında, sana doğru gelsem batacak gibi… Ya da ben ürküyorum yine yanlışa doğru yürümekten.

Senden korkmayı öğrendim, kendimden kaçmayı…

Ölü kelebekler ülkesinde en başıydı yaşayacaklarımın gerisi yoktu. Daha ilerisinden habersiz birkaç damla aktı dolu bardaklara, sanki olacakları biliyordu. Fırtına öncesi gibiydi.

Siyahsın sen! Tarifin bile yok.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Rüya



Korkular vardı sahibi olmaktan korktuğum. Kaçtığım…

Dışımda sürekli bir çember dönüyor, içinde beni sarsarak. Köpük köpük oldu içim. Ne hissettiğimi bilmiyorum. Biri oluşurken, diğeri patlıyor.

Bu aralar yağmurlarla yıldızlar bir arada. Rüyalarım hep yüksekte, hep deniz, hatırlayamadığım bir sürü yüz. Arnavut kaldırımında elini uzatarak gelen biri var. Ben dümdüz yürüyorum.

Avucumdan kayıp giden bir şeyler var. Hiçbir şey bilmiyorum, hiç birini tutamıyorum. Fark edemediğim gölgeler var arkamda. Bir yerlere itiyorlar duramıyorum, durduramıyorum.

Her nefes yeni bir yaşam, her sefer yeni bir bitişe başlangıç. Kaç son-bahara yalnız başladık. Kaç yalnızlık bekliyor bizi son olması ümidiyle! Uzak diyarlarda bir Kızılderili dumanı! Bir işaret! Beklenmeli miydi? Onu da bilmiyoruz.

7 Şubat 2012 Salı

Hıdrellez



Havada bir koku vardı. Bir şeyler hatırlatan, parçaları birleştiren bir koku… Bugün gelecek kokuyordu bahçe. Umutları kanatlarına yüklenmiş kelebekler sardı etrafımızı.

Güzel hayallerimiz vardı. Ama onları gerçekleştirecek ne sansımız ne de cesaretimiz oldu bizim…  Maviliklere ulaşmak için uçurtmalara sarıldık.  Rüzgara karşı koştuk koştuk koştuk…

Sandık ki her adımımızda biraz daha yaklaşıyoruz, her ip salışımızda biraz daha yükseliyoruz. Bizi saramayacak kadar uzaktı mavi kolları. Düş bitiminde nefes nefese bırakan yorgunluk ve ellerimizdeki ip kesikleri yanımıza kâr kaldı.

Bugün hıdrellez. Bütün dilekler kabul olur derler. Bizimkiler olamayacak kadar büyük müydü?

5 Şubat 2012 Pazar

Savaş Bahane

Şimdi gözlerimi kapatip içinde aşk olan masallara dalıyorum. Bir çakıl taşına teslim olacak camdan kalelerin içine sığınmak gibi birşey, senin yanında olmayı tercih etmek. Aslında sen değilsin beni aldatan. Her seferinde yalanlarına inandığım için kendi kendimi kandırıyorum.

Güç savaşıysa bu, beyaz bayrağı çektim surlara. Gel, al. Ben zaten asırlardır bu anı bekliyorum.

Savaş bahane...

3 Şubat 2012 Cuma

Rutubet Kokusu



Çocukluğumun en sevdiğim yanıydı duvarları nemli, örtülerine rutubet kokusu sinmiş o evde kalmak. İçinde güzel yemekler pişen, her zaman dolabında kurabiyelerin, pastaların bulunduğu o sıcak yuvada oynamanın verdiği mutluluk kadar keyifliydi büyüklerin sohbeti.

Zeynep Kamil’deki giriş katındaki evlerinin rutubet kokusunu sevdiğimi şimdi anlıyorum. Yıllar sonra o evde oturmak zorunda olduğum için hayattan nefret etmiştim o zamanlar dediğinde nasıl yıkıldığımı anımsıyorum. Oysa ben ilk zeytin ezmesini o evde yemiştim, yeni yeni genç kız olan kuzenimin dinlediği yabancı müzikleri dinlemiş, ranzayı ilk orada görmüştüm.

Fırının sıcaklığına kendisini bırakan kurabiyeler, dolapta her zaman hazır bekleyen pasta, özenle dizilmiş poğaçalar... Bir daha hiç bir zaman üzerinize sinen o kokuyla selamlamadınız beni. Yıllar sonra size en yakın kokuyu bulduğum sandığım evde, hayatımın en büyük hayal kırıklıklarını yaşadım o ayrı…

Yitip giden masum zamanlarımı hatırlarken   rutubet kokusu sinmiş kurabiyeleri de kaybettiğimi anladım.

Acımasızsın hayat!

Benim Sevdiğim Sen


Masanın arkasındayken izledim seni. Bir yandan neşeyle bir şeyler anlatıyor diğer yandan soğuk sodanı yudumluyordun. Yutkunurken nefes borusunun hareketine baktım, gülerken gözlerinin kenarlarında oluşan çizgilere, alnını kaşırken parmaklarının kıvrımına, kurumak üzere olan terinin gömleğinde oluşturduğu şekillere. Hepsini çok sevdim. Sanki hayatın sadece sana lütfettiği güzelliklermiş gibi hayranlıkla izledim. Oysa sen sadece köpeğini anlatıyordun.

Anladım ki, seni sevmemin nedeni, benim seni görmek istediğim ayrıntılarda gizli.   Senin bile bilmediğin sana ait detaylar bendeki varlığın.

Bugün biraz daha hazırlıklıyım sana karşı.

Deniz Kokusu



Denizin yosun ve tuz kokusu işledi ciğerlerimin en derinine kadar. İçime çeke çeke bu nemli kokuyu buldum yolumu. Asya’yı Avrupa’ya bağlayan köprünün altında biblo gibi yerini alan caminin ve boğaz köprüsüne yüklenen anlamları düşünmeden İstanbul siluetine doğru orta karar adımlarla yürüdüm.
Bu ara hayatımdaki her şey adımlarım gibi. Her şeyi orta karar yaşıyorum. Sanki anı olarak kayda geçecek hiç bir şey yaşamıyorum son zamanlarda. Bu yüzden dünüme olduğu gibi anılarım hükmetmeye başladı bugünüme de, yarınıma da... Ben mi boş yaşıyorum, hayat mı boş verdi bizi?

Deniz kenarında bir banka emanet ettim bedenimi, aklım eski günlerin peşinden gitti. Yolun yarısına gelmeden yolun sonuymuş gibi hissettiren onca anıya daldım gittim. İşin en garip yanı yalnızlıktan ve mutsuzluktan gebereceğimi sandığım zamanları yüzümde sersem bir tebessümle hatırlıyor olmamdı.