30 Mart 2012 Cuma

Koku Hafızası



Hafıza, sinsi bir düşman gibi her zaman pusuda bekler. Bazen bir yol kenarı, bazen not edilmiş bir tarihle aniden ortaya döker tüm anıları, sırtından bıçaklar.

Koku hafızası en çok can acıtandır. Aslında var olduğunu hiç farketmedigin bir şeyin hayatın en derininde koca bir yer kapladığını hatırlatır.

Bir parfüm kokusuyla dağıtır yanından gecen bir yabancı, çilek kokan aşklara alır götürür ruhunu…

Bazı sabahlar bahar kokusuna uyanırsın, yüzünde sebepsiz, şapşal bir gülümseme yer eder.

Hiç bir koku dolduramaz sevgilinin ten kokusunun yarattığı boşluğu...

Bundandır yokluğunun yerine gömleğini koyuşum…

Suya Anlatılan Rüyalar


Kötü bir rüya görürsün, kan ter içinde uyanırsın ya uykundan...

Gerçekleşme ihtimalinden korkarsın, suya anlatırsın rüyanı...

Seni kaybetme korkusu, günün her saati görebildiğim o kâbus benim için. Bu yüzden hep Allah korusun ile bitiyor cümlelerim.

Alışmak



Bazı insanlar yeni ayakkabı gibidir. Bir sure, seni yaralamasına izin verirsin. Öyle zamanlarda çareyi yara bantlarında arar, vazgeçmeyi hiç düşünmezsin.

Sonra ya ayak alışır,  ya ayakkabı...

19 Mart 2012 Pazartesi

Varoluş

Hayatta her varoluşun bir sebebi ve bir zamanı vardır. Hiçbir güç bunu değiştiremez. (17 Mart 2012 cumartesi gecesi gördüğüm rüyadan bir cümle)

16 Mart 2012 Cuma

Zaman Aşımı

Bazı zamanlar var ki hiç aşınmazlar. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin hep dün gibi olur hayatımızda. Bu yüzden bıraktıgı izler hiç silinmez, hiç bir yaşanmışlık kapatamaz üzerini "o" zamanın. Kalemle değil çiviyle yazılır kişisel tarihimize o devrin notları.

Zamanın aşamadığı keşkeler biriktiririz. En büyük keşkemiz, o keşkeleri hiç yaşamamış olmaktır. Hiç bir zaman zaman aşımından düşmez içimizdeki davalar. Bugünü yaşarken dünde kalır aklımız. Bu yüzdendir hep yarınları kaçırışımız.

6 Mart 2012 Salı

Yeni Osmanlıcılık ve Fetih 1453



Yeni Osmanlıcılık akımı diye bir şey varsa en ateşleyici unsurlarından bir tanesidir Fetih 1453. Film, proje aşamasından itibaren hissettirmeden reklamını yapmaya, insanları 3 yıllık süreçte nasıl olacak diye meraklandırmaya başladı. Vizyona girme günü gelip çattığında yine muhteşem bir fragman, Perşembe 14.53 gibi özenle seçilmiş ilk gösterim saati ve insanları Fetih 1453 filmini izlemeye değil de İstanbul’u fethetmeye gönderirmişcesine yapılan bilinçaltı yönlendirmeleri… Çekilen bir sinema filminde süreç çok güzel işlemiş, bütün parçalar birleştirilerek son halkaya kadar hiçbir detay atlanmamış. Yapımcı ve film emekçileri gözünden bakıldığında, kazanılanlar da göz onunda bulundurulunca sonuç tam bir başarı.

Peki, izleyiciler için de aynı şeyi söylemek mümkün mü? Filmi izlerken zaman zaman dikkat dağılması yaşandığı bir gerçek. Bunun en büyük nedenlerinden biri tarih filmi kimliği nedeniyle, sahnelerin gerçekliğinin sorgulanmasıdır. Tarih derslerinden bilinenler ve bilinmeyenler ayrışmaya başlayınca yaşanan sorgulamalar, son günlerin popüler dizisinin odaklandığı harem dünyasına benzer hiçbir sahnenin olmayışı filmde bütün beklentileri savaş sahneleri üzerine yoğunlaştırdı. Bu nedenle film arasında “film asıl şimdi başlayacak” cümlesini kurmadan edemedik.

Gelelim çok konuşulan savaş sahnelerine… Kalabalık figüran kadrosu ve görsel efektleriyle filmin en vurucu kısmı oldu.  Savaş sahnelerindeki görkem Türkiye’deki sinema adına sevindirici bir gelişme olarak kayıtlara geçerken, vatan, millet duygularını harekete geçirerek hedefi tam 12’den vurdu. Fakat bu görkem ve ihtişamın filmin geneline yayılamadığını yazmadan geçemeyeceğim. Örneğin İstanbul Fatihi Sultan Mehmet’in zihnimdeki ihtişamlı varlığı bu filmle yerle bir oldu. Gemileri karadan yürütecek kadar zeki, Bizans’ı yerle bir edecek kadar savaşçı bir karakterin canlandırıldığı filmde, karakter adına en inandırıcı sahne, kuşatmanın 40. gününde yaşanan çaresizlik olmuş.  Fatih’in mi, Ulubatlı’nın mı filmi olmuş dedirtecek kadar Padişah gölgede bırakılmış ama orduya namaz kıldıran bir padişahla çok şey anlatmışlar.


Filmin seyirciyi en çok etkileyen ve şüphesiz ki en çok akılda kalan sahnesi Sultan Mehmet Han'ın oğluna sarıldığı andır. Bunu lağımcıların kendilerini feda etmesi takip eder. Böyle bir tarihle daha vurucu sahneler olamaz mıydı? Olabilirdi ama belli ki yapımcı kahramanlık duygularının hüzünle bölünmesini istememiş.

Oyuncu seçimi yaparken çok popüler olmayan oyuncuların tercih edildiğini açıklayan yapımcı, bir kız için kavga eden yardımcı erkek oyuncuların ikisinin de Tuba Ekinci’nin eski sevgilileri olduğunu bilmiyordu herhalde. Bilse film boyunca kafama takılacak bu durumun oluşmasına izin verirler miydi?

Müzikler dersek, müzik adına aklımda kalan tek şey şehitlerin defnedilmesinde kullanılan “Allahümme Salli Ala” oldu. İstanbul’un fethinin konu edildiği bu filmde doya doya bir mehter dinleyemedik.

Sonu belli olan bir filmde son sahne nasıl belirlenir? Karar vermekte en çok zorlanılan sahne bu olsa gerek. Osmanlı ordularından kaçarak Ayasofya’ya sığınanlara verilen mesajla, Türk merhametinin ve asaletinin anlatılması iyi verilmiş bir karar olsa da Bill Clinton’u hatırlatan çocuk sahnesi ile kötü bir uygulama olmuş.  Ayasofya’da kılınan ilk namazın olmayışının yarattığı hayal kırıklığı da cabası…

Filmi izlediğim için sor bana pişman mıyım? Hayır. Türk sinema tarihinde bir çağ başlatacak bu yapımda emeği geçen herkese çok teşekkür ediyor bu ülke. Gişeden aldığımız son rakamlar da bunu gösteriyor.